T.C. TARIM VE KÖYİŞLERİ BAKANLIĞI
MERKEZ VETERİNER KONTROL VE ARAŞTIRMA ENSTİTÜSÜ MÜDÜRLÜĞÜ
CENTRAL VETERINARY CONTROL AND RESEARCH INSTITUTE
ETLİK ANKARA


UYARI 

Buradaki bilgiler Veteriner Hekimlere yönelik olup üçüncü şahısların bu bilgileri yanlış anlamasından veya yorumlamasından yazar ve/veya Enstitümüz sorumlu tutulamaz.

SIĞIR TÜBERKÜLOZU

Dr. Erhan AKÇAY (PhD),  Uzman Veteriner Hekim

Giriş

Tüberküloz insanlar ve hayvanlar için bilinen en eski hastalıklardan birisidir. Avrupa taş devri insanlarının  ve Mısır mumyalarının  omurgalarında tüberküloz lezyonlarına  rastlanmış olması nedeniyle bu hastalığın en az 6000 yıldan bu yana mevcut olduğu düşünülmektedir.

    19'uncu yüzyıla kadar nedeni bilinmeyen bu hastalığın bulaşıcı karakteri 1865 yılında Willemin tarafından bildirilmiştir. Robert Koch 1882’de  tüberküloz  basilini keşfederek deneysel  olarak çalışmaya başlamış, 24 Mart 1882’de tüberküloz basilinin bulunuşunu bilim dünyasına duyurmuştur (Griffith ve ark., 1930; Wight ve ark., 1942). Koch 1884 yılında izole ettiği patojenik tüberküloz suşunun sığır serumunda saf kültürünü elde ederek deney hayvanlarını enfekte edebilmiştir. Ayrıca Koch tüberkülozlu bireylerde görülen aşırı duyarlılığı ve bağışıklığı ortaya çıkartmıştır. Basil 1896 yılında Lehmann ve Neumann tarafından Mycobacterium tuberculosis olarak adlandırılmıştır (Prictchod, 1988). Bunu takip eden yıllarda R. Philp Edinburg’ta tuberkülozis için bir dispanser kurulmasına öncülük ederek buradaki hastalarda izolasyon çalışmalarına başlamıştır; 1922 yılında Albert Callmette  ve Camille Guerin Fransa’da BCG aşısını geliştirmiştir. 1944-1947 yılları arasında Walsman ve Schatz, streptomisini, 1943–1947 yılları arasında Lesmann para-amino salisilik asiti, Domagle 1944-1947 yılları arasında thioacetozon’u, Demagle ve Fox 1951’ de isoniazid‘i, Kusher 1952-1954 yılları arasında pirazinamid’i, Lepetit 1963’ de rifamisini, 1967’de Lederle ethambutol’u bularak tüberkülozu  tedavi edilebilir hastalıklar arasına  sokmayı başarmışlardır (Crofton, 1994).

     Sığırlarda  hastalığın 17. yüzyılın ortalarından  itibaren Akdeniz ülkelerinden, Avrupa sığırlarına buradan da bütün dünyaya yayıldığı sanılmaktadır (Pritchard, 1988). Türkiye’de tüberkülozun varlığı 1900’lü yıllarda araştırılmaya başlanmıştır (Golem, 1941; Yeşilada, 1966; Tekin ve Rafyi, 1971). İlk sistematik bir araştırmaya 1929 yılında Hayvan Sağlık Zabıtası Kanununun kabul edilmesiyle gidilmiştir.

 

Morfoloji ve identifikasyon

Mycobacterium, Mycobactericeae familyasında tek cinstir (Wayne ve Kubica,1986). Yapı yönünden mikobakteriler, Nocardia ve Corynebacteria’lere benzerlik gösterirler. DNA G+C (% 62–70) oranı ile diğer aside dirençli bakterilerle (Acide Resistance Bacteria-ARB) aynı özelliğe sahiptir (Nocardia % 60-69, Rhodococcus % 59–69, Corynebacterium türleri % 51–59). Mikobakteriler 0,3-0,6x1-4 mm büyüklüğünde çomakçıklar olup bazen hafif yuvarlak biçimlerde görülebilirler. Aerobturlar,  % 10 CO2’li ortam üremelerine olumlu etkide bulunur. 37oC’de iyi ürerler. Hareketsiz ve sporsuzdurlar. Enerjilerini glukoz ve gliserolün oksidasyonuyla sağlarlar (Wayne ve Kubica 1986).

     Mycobacterium cinsindeki mikobakteri türleri doğal olarak yavaş ve hızlı üreyenler olarak ayrılabilir. Yavaş üreyenler ideal ortamlarda görünebilir koloni oluşturabilmesi için 7 günden fazla süreye gerek duyarlar. Hızlı üreyenler için bu süre 7 günden azdır. Yavaş üreyen M. tuberculosis kompleksi içerisinde M. bovis, M. microti ve M. africanum türleri yer alır. M. bovis, M. microti ve M. africanum türlerinin  fenotipik karakterleri aynıdır.

     Elliyi aşkın mikobakteri türünün kesin identifikasyonu için değişik biyokimyasal testlere gereksinim olmakla beraber Runyon sınıflaması mikobakterilerin ayrımında  halen kullanılmaktadır (Jawetz ve ark., 1987; Bisping ve Amtsberg, 1988; Nolte ve Metchock, 1994).

    Sığır tüberkülozunun etkeni M. bovis, Mycobactericeae familyasında tek cins olan Mycobacterium cinsinde yer almaktadır (Wayne ve Kubica, 1986). Etken uzun veya hafif kıvrık çomaklar tarzındadır.  Kokoid, flamentöz ve branşlı formlarına da rastlanabilir. 0.2–0.6 X 1.5–4.0 mm boyutundadır.  Sporsuz, kapsülsüz,  hareketsiz ve asido-rezistans  özelliğe sahiptirler. M. bovis 35 oC de 3-6  hafta içerisinde küçük (1 mm den az) şeffaf, beyaz, piramidal koloniler oluşturur. M. tuberculosis‘e göre daha yavaş ürerler. İlk izolasyonlarında besiyerine gliserin katılmaz. Middlebrook 7H10 agarda rough tipi koloni meydana getirir. Bu koloni tipi M. tuberculosis ile benzerlik gösterir (Finegold ve Martin 1982). 22 0C ve 45 0C’de  üreme göstermez. Hücre duvarında bulunan lipoidal maddelerden dolayı normal boyalarla boyanamazlar. Gram boyamada hücre duvarında bulunan kalın lipid tabakaları boyanın girmesine izin vermez. Bu yüzden etken Gram boyamada zor görülür (Nolte ve Metchock, 1994).

    Mikobakteriler, arymethan boyalarla  (örneğin fuchsin ve auramin O)  boyanma yeteneğine sahiptir. Etken, dekolorasyona direncinden dolayı ARB olarak adlandırılmaktadır (Koneman ve ark., 1992).

    M. bovis, Thiophene –2-carboxylic asit hydrazide (T2H), (1-5mg/ml), izonikotinik asite (1mg/ml), streptomisine (2 mg/ml) ve paraaminosalisilik asite (2 mg/ml) duyarlıdır. T2H‘ın düşük konsantrasyonlarına duyarlılığı M. tuberculosis’le ayırımında yardımcı olur. Niasini ve nitratı redükte etmez. Amidaz testlerinde M. bovis üreaz pozitif, nikotinamidaz ve pirazinamidaz negatiftir. Katalaz testinde; Semi kantitatif testte  45 mm den küçük kabarcıklar çıkarır. Isı stabilite katalaz testinde 68 oC’de 20 dakika tutulduğunda katalaz aktivitesini kaybetmez. Damlatma testinde de katalaz pozitiftir (Nolte ve Metchock, 1994).

    M. bovis kültürü  için selektif ve selektif olmayan  besiyerleri bulunur. Bu besiyerleri agar veya yumurta  baz alınarak hazırlanmaktadır. Hazırlanan  besiyerleri malaşit yeşili ve antibakteriyel maddeler içerirler. Yumurta baz alınarak hazırlanan besiyerlerinin başında Lowenstein Jensen (LJ) besiyeri gelir. Agar baz alınarak yapılan besiyerlerinde şeffaf görüntüsü nedeniyle  kolonileri görebilmek daha kolaydır. Agar bazlı besiyerlerinde 10-12 günde görülebilen koloniler yumurta bazlı besiyerlerinde ancak 18-24 günde görülebilir. Üretilmesi ve incelenmesi amacıyla en çok kullanılan  organik  besiyeri LJ besiyeridir. Middlebrook 7H11 veya 7H11 gibi  selektif besiyerleri LJ besiyerine antimikrobiyal maddelerin (siklohekzimid, linkomisin, nalidisik asit gibi) katılması ile hazırlanır. Bunun yanında sentetik (Sauton, Proskauer, Long, Beck), yarı sentetik (Dubos, Kirschner, Middlebrook) besiyerleri de kültürde kullanılmaktadır ( Bisping ve Amtsberg, 1988).

    Son zamanlarda üremenin tesbitinde ümit veren çalışmalardan birisi de radyometrik kültür yöntemidir (Koneman ark., 1992; Yearsley ve ark., 1998).  BACTEC olarak adlandırılan sistemde kültür ve ilaç duyarlılık sonuçları 5–10 gün içerisinde sağlanabilir. BACTEC ile kültürde materyal, C14 ile işaretlenmiş palmitik asit içeren besiyerine ekilir. Mikobakterinin üremesi sırasında yağ asidini metabolize ederek oluşturdukları 14CO2 miktarının radyometrik yöntemle ölçülmesiyle sonuca gidilir (Cassidy ve ark.,1999). Ayrıca BACTEC TB 460 sistemi tüberküloz etkenlerini diğer saprofit mikobakterilerden NAP (P-Nitro-aacetylamino-b hydroxypropiophenone)  testi ile ayırt edebilmektedir (Nolte ve Methchock, 1994).

    Mikobakteriler antitüberkülozik maddelere karşı farklı duyarlılıklar gösterirler (Nolte ve Metchock, 1994; WHO, 1998). Isoniazid (INH), paraaminosalisilik asit (PAS), rifamisin, etambutol, morfozinamid, streptomisin, pirazinamid, rifamisin, tiyosetazona  duyarlıdırlar (Öktem, 1967; Arda ve ark.,1992). Bazen bu kemoterapiklere karşı dirençli suşlar ortaya çıkabilmektedir (Tezok, 1966; Crofton, 1994). Son yıllarda kemoterapötiklere dirençli suşlara karşı kinolon grubu ilaçların etkili olduğu bildirilmektedir (Studdert ve  Hughes, 1992).

    M. bovis fiziksel ve kimyasal maddelere oldukça dirençlidir. Fenol (% 2), kreozol (% 1), formalin  (% 3) ve NaOH (% 5) içinde 4 saatte (Arda ve ark., 1992). 70-95 derecelik alkolde 10 dakikada içerisinde ölürler. Direkt güneş ışınlarına ve ultraviyole ışınlarına karşı duyarlıdır, pastörizasyon ısısında genellikle ölürler (Öktem ,1967). 

    Mikobakterilerin hücre duvarının kimyasal yapısı karmaşıktır. Hücre duvarı yüksek oranda lipid içerir (Chatterjee ve ark., 1989). Toplam lipid miktarı, hücre duvarı kuru ağırlığının % 60 kadarını oluşturur. En iç tabaka mikolik asit-arabinogalaktan ve peptidoglikandan oluşur.  En dış tabaka peptidoglikolipid yapısındaki “Mikozid C” den oluşur. Ayrıca yapıda polianyonik glikolipidler (fosfo ve sülfolipidler) ve peptidoglikolipidler (Wax-D) bulunur.  Hücre duvarındaki lipidler boyanma özelliklerinde rol oynayan, aynı zamanda adjuvant özelliğinde  maddelerdir (Thoen ve Himes, 1986). Lipidlerin purifiye edilmesi ile sülfür içeren glikolipidler ortaya çıkartılmıştır. Bu sülfolipidler  sülfotid olarak adlandırılırlar. Hücre duvarında yer alan bu lipidler  virulent tüberküloz basilinin makrofajlar içerisinde yaşamını devam ettirmesine yardımcı olurlar. Sülfotidler mitokondriyalarda fosforilatif oksidasyona  da engel olmaktadır. Ayrıca sülfotidler fagozom–lizozom fuzyonunu durdurmaktadır. Tüberküloz basillerinden ayrılan  çeşitli komponentler değişik hücre reaksiyonlarına yol açarak konakçı yanıtını etkilerler. Hücre ağırlığının % 50’sini oluşturan proteinler tüberkülo-protein ve Wax-D, geç aşırı duyarlılıktan ve deri testinin pozitifliğinden sorumludur. Ayrıca Wax-D peptidlere bağlanarak granulom oluşumu ve makrofajların etkilenmesine katkıda bulunur. Polisakkaridler, nötrofillerin duvardan dokuya geçişini sağlarlar. Fosfatidler, tüberkül oluşumunda rol oynarlar. Dış tabakada yer alan maddelerden kord faktörü bir trehaloz-dimikolat olup tüberküloz patogenezinde rolü olduğu düşünülmektedir (Thoen ve Himes, 1986). Kord faktörü tüberkülin duyarlılığına neden olmamasına karşın fagositlerin  göçünü önler, leukositler üzerine toksik etki eder, granulom oluşumuna neden olur. Ayrıca kord faktörü hücrelerin mitokondri zarına toksik etkilidir. Kord faktörü karaciğer mitokondriyalarının bozulmasına ve büyümesine neden olmaktadır. Karaciğer hücre ribozomlarına ve endoplazmik retikulum üzerinde de olumsuz etkileri de bulunmaktadır. Mikozid-C ise basil ve toksik kord faktör etrafında koruyucu zırh oluşturur (Thoen ve Himes, 1986). Mikobakterilerin parçalanma ürünleri ve kültür süzüntülerinden antijen özelliğinde, protein, lipid ve lipopolisakkarid yapısında pek çok madde ayrılmıştır.  Bunlar sitoplazmada (soluble) ve hücre duvarında (insoluble) lipidlere bağlı olarak bulunmaktadır. Bunların bir çoğu hücre duvarının yapısında bulunan ve immunolojik özelliği bulunan maddelerdir (Pepys ve ark., 1959).

    Polisakkaridler  esas olarak hücre duvarında bulunurlar. I ve II olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Antijeniktirler ve çabuk tipte aşırı duyarlılık reaksiyonuna neden olurlar.  Arabinomannan ve arabinogalaktan adlı antijenler, alkali ekstraksiyon, etanol presipitasyon, iyon  değiştirici kromatografi ile elde edilirler. Oldukça saflaştırılmış antijenlerdir. Bu işlemlerde antijen özelliği olmayan  mannan ve glukan da elde edilir. Antijen  özelliğindeki arabinogalaktan ve  arabinomannan, concanavalin-A kromatografisiyle de elde edilebilir (Ulusan, 1994).

    Peptidler ve proteinler etkenin hücre duvarı ve sitoplazmasında bulunurlar. Geç tip aşırı duyarlılığa neden olurlar. A, B, C, D olmak üzere 4 fraksiyona ayrılmışlardır (Ulusan, 1994).

    Lipidler, etkenin hem hücre duvarının yapısında hem de serbest olarak yer alırlar. Bu lipidler, trehaloz mikolat, trehaloz sulfolipid, trehaloz lipooligosakkarid, mikozid, fosfatidil inositol dimannozid, fosfatidil inositol pentamannozid, lipoarabinomannan’dır (Thoen ve Himes, 1986).

    Tüberküloz basilinin  hücre duvarı, organizmada geç tip aşırı duyarlılık reaksiyonu ve infeksiyona karşı dirençten sorumludur. Bundan dolayı infeksiyonun seyrinde hücresel immunite ön planda gelmektedir (Thorns ve ark.,1983). Hücresel immun yanıt tüberküloz basillerinin organizmada yayılmasını önler. Basilin Wax-D ve tüberkülo-proteinlerine karşı gelişen geç tip aşırı duyarlılık klinikte hastalık şeklinde ortaya çıkmaktadır. Organizmaya giren tüberküloz basilleri ilk önce polimorf çekirdekli lökositler (PNL) ile karşılaşır. Basilleri fagosite eden PNL’ler lipidden zengin hücre duvarını parçalayamazlar ve basile kısa bir süre hücre içi parazitlik olanağı sağlarlar. Bu sürenin sonunda PNL’ler lizise uğrar ve serbest kalan basiller makrofajlar tarafından fagosite edilirler. Aktive olmuş T hücresi dirençte anahtar rol oynayan lenfokinleri (IL-4, IL-5, IFN-g, GM-CSF gibi) salgılayarak makrofaj aktivasyonu ve kemotaksisinini sağlar (Harlow ve Lane, 1988; Corbeil, 1991; Goodman, 1994; Oppenheim ve ark., 1994). Gamma interferon (g-IFN), makrofajlarda mikobakterilerin öldürülmesinde başrolü oynar (Landolfo ve ark., 1987; Herbert ve ark., 1995). g-IFN seviyesi hücresel immuniteye bağlı olarak hızla yükselebilmektedir. Dolayısıyla koruyucu immunitede rol oynayan antijenlerin saptanmasında bir kriter olarak bu sitokinin artan düzeylerinden yararlanılabilmektedir. İmmunitenin gelişiminde, duyarlı lenfoid hücrenin mikobakteriyel antijeni tanıması önemlidir. CD+8 T lenfositler gen kompleksinden bağımsız (MHC Sınıf I) antijenle enfekte hedef hücreleri nonspesifik lizise uğratırlar. CD+4 T lenfositleri ise spesifik (MHC Sınıf II) antijenleri aracılığıyla lizise neden olurlar. Mikobakteriler NK hücrelerini de aktive ederler. Makrofajların fagositozu gerçekleştirmelerine karşın, c-AMP artışı ve virulant suşlarda sülfatidler nedeniyle fagozom-lizozom füzyonu engellenir. Tüberküloz basilleri hücresel yaşamını böylece devam ettirir. Aktif tüberkülozda  bazen immunosüpressif mekanizmalar da rol oynayabilir. Süpresyonda en önemli faktörlerden biri süpressör T lenfositlerindeki artıştır. Mikobakterinin D-arabino D-galaktan gibi polisakkaridlerini içeren immun kompleksler nonspesifik süpresyon yapabilir. Aktive monositlerin PGE2 yapmaları da immunsüpresyona yol açar. Bu durum PPD’ye cevabın baskılanmasına neden olur. Monositlerdeki süpresyon aktivitesi MHC Sınıf II kompleksindeki değişiklik ve IL-1 yapımındaki artma ile beraberdir. Bütün mikobakteriyel infeksiyonlarda güçlü antikor cevabı, esas olarak peptidoglikana bağlı arabinogalaktan kompleksi ve hücre duvarı lipoarabinomannanlarının 5-alfa-D-arabinofurasonil birimlerine, daha az derecede ise sitoplazmik membran fosfatidil- inositol mannosidlerin uç mannopiraanosil birimlerine bağlıdır. Yapılan değişik çalışmalarda basilden elde edilen değişik antijenlere karşı özellikle IgG olmak üzere IgA ve IgM cevaplarının geliştiği gösterilmiştir. Tüberkülozun  akut döneminde IgM antikorları oluşurken, IgA düzeyleri hastalığa göre paralel olarak artış göstermektedir. Özgül IgE lere rastlanmamıştır (Thorns ve ark., 1983; Kaufmann, 1988; Ulusan, 1994).

    Tüberküloz, hayvanlar arasında en çok sığırlarda görülür. Bunun dışında domuz, kedi, köpek, koyun, keçi, at ve kanatlılar gibi evcil hayvanlarla bir çok yabanıl hayvan da infeksiyona duyarlıdır (Leifsson ve ark., 1997; Sevcikova ve ark., 1999; Barlow ve ark., 1999; Monies ve ark., 2000).

 

Patogenezis

Sığırlarda infeksiyon, solunum ve alimentar yolla olur. Bunun dışında   konjenital, deri ve genital yolla da bulaşma olabilmektedir. Deri yoluyla bulaşmaya sık rastlanmaz (Paterson ve ark., 1959; Hughes, 1991; Dungworth, 1993). Çok sık veya kalabalık ahırlarda tüberkülozlu hayvanların öksürmesi veya tıksırması sonu dışarı çıkan mikroplar diğer hayvanların infeksiyonu almalarına neden olurlar (Morrison ve ark., 2000).

    Üst solunum yollarından giren mikroorganizmalar gerek  mukus gerekse epitelyal hareketlerle engellenmeye çalışır. Bu mukosiliyal tabakadan  kolayca geçebilen bakteriler alveolar boşluklara girerler ve hücresel dejenerasyona veya nekroza neden olurlar (primer efekt). Burada bakteriler makrofajlarca  fagosite edilerek veya bağımsız olarak bu  organlardaki lenf yumrularına  giderek tüberkellerin oluşmasına neden olurlar (primer kompleks). Primer kompleks genellikle hayvanın ilk infeksiyonunda görülür. Hayvanın yaşına ve direncine  bağlı olarak bu lezyonlar iyileşebileceği veya lokalize olabildiği gibi (tam olmayan primer kompleks) direncin zayıfladığı durumlarda lokalize olduğu odaklarda yeniden üremeye başlayarak kan yoluyla diğer organ ve dokulara yayılır. Bu organlarda çok sayıda küçük tüberkellerin oluşmasına neden olur (miliar tüberküloz). Vücutlarında primer kompleks bulunan   bireyler yeniden mikropla enfekte olabilirler ve kronik organ tüberkülozu şekillenebilir. Vücut direnci zayıf bireylerde şekillenebilen bu tip generalizasyonlarda (geç generalizasyon) hastalık çabuk gelişerek bireyin ölümüne neden olabilir (Arda ve ark., 1992; Dungworth, 1993).

 

Epidemiyoloji ve Klinik Bulgular

Hastalığın inkubasyon süresi suşun niteliği, virulansı, dozu, inokulasyon yolu ile doğrudan ilişkilidir. Deneysel infeksiyonlarda bu süre doğal infeksiyonlara göre daha kısadır. Genellikle 3-5 hafta içerisinde değişebilir (Arda ve ark., 1992).

    Sığırlarda tüberküloz genellikle kronik seyreder. İnfeksiyon pneumonia, arthritis, mastitis, derialtı abseler, keratokonjuktivitis, meningitis ve infertilite bozukluklarına neden olur. Hasta hayvanlarda kısa kuru öksürük, iştahsızlık, zayıflama, tüylerde bozulma, mediastinal lenf yumrularında şişmeler görülebilir. Klinik belirtiler patognomonik değildir (Paterson ve ark., 1959; Dungworth, 1993).

 

Patoloji

Sığırlarda lezyonlar  hastalığın yerleştiği organa göre değişiklik gösterir. Mikropla bulaşık yiyecek ve suların alınması ile bağırsak lenf yumrularında primer odaklar ortaya çıkabilmektedir (Thoen ve ark., 1981). Aeresol yolla alınan tüberküloz basilleri torasik ve akciğer lenf yumrularında  infeksiyon odağı oluştururlar. Otopside, akciğer infeksiyonlarında, burun ve burun mukozasında nodüllere ve ülserlere, akciğer lenf yumrularında kazeöz veya kazeö- kalseröz nitelikte lezyonlara rastlanır. Bazen pleurada nodüller (incili tuberculosis) görülebilir. Sindirim sistemi infeksiyonlarında, sindirim kanalında lezyonlara, ince bağırsaklarda tüberkeller ve ülserlere rastlanır. Mezenteriyel  lenf yumruları şişkindir. İnfeksiyonun şiddetine göre karaciğer, dalak, uterus, böbrek, testis, ovaryum ve memede de lezyonlar görülebilir (Feldman, 1955; Arda ve ark., 1992). İnsanlar  hasta hayvanlardan  veya bu hayvanların karkasları ile temas ile doğrudan veya et ve süt ürünlerinin tüketilmesi ile dolaylı olarak enfekte olurlar. (Roberts 1986).  M. bovis infeksiyonlarının teşhisi için klinik semptomlar yeterli değildir.

 

Tanı

Hastalığın teşhisi için laboratuvara hasta hayvanlardan toplanan idrar, süt, uterus akıntısı ve sperma, hastalıktan ölen hayvanlardan alınan lezyonlu doku ve organlar gönderilir.  M. bovis şüpheli hayvanlardan toplanan örnekler soğuk zincirle labaratuvara gönderilir. Sıcak hava koşullarında kontaminasyonu önlemek için  borik asit   (% 0.5 [m/v])  bakteriostatik madde olarak katılır. Etkeni boyamada karbol füksin boyama tekniği olarak Ziehl-Neelsen (sıcak boyama) ve kinyon boyama (soğuk boyama) teknikleri  kullanılır. Etken bu boyamalarda , mavi veya yeşil zeminde kırmızı renkte görülür. Ayrıca fluoresans antikor teknikleri de etkeni boyamada (auramine O veya auramine-rhodamine) kullanılır. Auramin rhodamine boyama tekniği karbol fuksin boyamaya göre daha kullanışlı bir tekniktir. Etkenin kültürü için ilk izolasyonda, elde edilen sedimentten yumurta bazlı LJ veya Stonebrink’s besiyerlerine (piruvatla zenginleştirilmiş gliserinli ve gliserinsiz)  veya agar bazlı Middlebrook 7H10  veya 7H11 besi yerlerine ekim yapılır. Radiometrik metotlar için Middlebrook 7H12 kullanılabilmektedir. Ekim yapılan besiyerleri 37oC’de 8-12 hafta inkubasyona bırakılır. Haftada bir defa kontrol edilen kültürlerde şüpheli koloni görülürse preparat hazırlanarak mikroskopik olarak incelenir. Bugün  tüberkülin deri testi, Fleuresan Antikor Tekniği, Radio-İmmuno Assay (RAI), ELISA, GIFT (g-IFN testi), lenfosit proliferasyon testi (LPA) , PCR, kromotografi ,faj tiplendirme ve DNA fingerprint gibi testler kullanılmaya başlanmıştır (Del Portillo ve ark., 1991; Plikaytis ve ark., 1991; Collins ve ark., 1993). Bugün tüberkülin testi birçok ülke için hastalığın eradikasyonunda önemli rol oynamaktadır (Whipple ve ark., 1995). Üçüncü dünya ülkelerinde özellikle gelir düzeyi düşük ülkelerde TB önemli bir sorun olmasına karşın batı ülkelerinde sığır tüberkülozu sporadik seyretmektedir. Bu ülkeler sığır sürülerinden tüberkülozun eradikasyonunda rezervuar hayvanlardan bulaşmanın önlenmesine çalışmaktadırlar. Porsuk (Meles meles) İngiltere’de ve su samurları (Trichosorus vulpecula) Yeni Zelanda’da M. bovis rezervuarı hayvanlar arasındadır (Gallagher ve ark.,1998). Keet ve ark. (1996), Yeni Zelanda’da ferret’lerde (Mustela putorius furo) ve vahşi kedilerde persiste olarak seyreden infeksiyonların  sığırlar ve geyiklerde infeksiyon kaynağının  nedeni olduğunu belirtmektedirler. Sığır tüberkülozunun teşhisine yarayan bir çok alerjik ve serolojik testler bulunmaktadır. BTB’ nin direkt teşhisinde en çok kullanılan  test  alerjik deri testidir. Bunun dışında  Fluoresan Antikor Tekniği, Radio - İmmunoassay, ELISA, Gamma IFN EIA, PCR, Kromotografi ve  DNA finger printing gibi testlerde  kullanılmaktadır .

    Etken, gübre ve idrarla karışık sularda 469 gün, güneşe maruz balgamda 20-30 saat, çiğ sütten yapılmış tereyağı ve peynirde bir ay; kokuşmuş maddelerde 75-150 gün, gömülü akciğer parçalarında 167 gün, kuru balgamda aylarca, toprak ve suda 5 ay yaşar. Kaynama derecesindeki suda 5 dakika, 70-90 derecelik alkolde 10 dakika, 80 C de 5-10 dakika, 70 C de 30 dakikada ancak ölebilir.

 

Sığır Tüberkülozun Dünyadaki Durumu

Bugün  gelişmiş ülkelerde  BTB   eradike edilmiş veya  ileri düzeyde  kontrol edilir durumdadır. Bu ülkelerde  Tüberkülozun prevalansına bakıldığında   ülkemizde de etkili bir eradikasyon çalışmasının gerektiğini göstermektedir. İngiltere’de 1942 yılında ineklerin % 40’ı  sığır tüberkülozu ile enfektedir. Bunun sonucunda yıllık üretim kaybı 12.000.000  dolardır. 1000 sığırdan 5’inin sütünde  tüberküloz basiline rastlanmaktadır.  1947 yılında insidans % 20'ye düşmüştür. Galler bölgesinde % 7.4, İskoçya’da % 14 dür. Süt sığırlarında insidans yaklaşık % 30-35 arasındadır. Bugün İngiltere’de sığır tüberkülozunun  insidansı % 0.6 dır, İspanya, Serbest İrlanda, Kuzey İrlanda ve İngiltere’nin güneyinde sığır tüberkülozunun persiste enfeksiyon olarak görülmektedir. Fransa’da Paris’te 1904-1921 yılları arasında sütlerle yapılan bir çalışmada insidans % 21.2-41.75 bulunmuştur. Finlandiya’da 1936'da % 2.4 iken, 1938'de  % 1‘e düşmüştür, Danimarka’da 1949'da sığırların % 99.8‘i test edilmiş, pozitif reaktörler % 0.79’a düşürülmüştür. Angola ve Uganda gibi ülkelerde ise 1940 yılında  BTB’nin prevalansı % 70'dir, Hindistan'da  1942 yılında % 25'dir. 1930-1931 yıllarında Avustralya'da BTB’nin insidansı  % 7.41, 1939-1940 arasında 28.000 hayvan test edilerek insidansı da % 2.8 bulunmuştur. Arjantin'de 1941 yılında BTB‘nin insidansı oldukça yüksektir. Bu yılda yaklaşık 10.000.000 kg  etten fazlası  tüberkülozlu bulunmuştur. Buenos Aires’te % 25 ile 40 arası, La Plata’da % 15 ile 25 arası, Cordoba çiğ süt örneklerinde % 12.2 bulunmuştur. Kanada'da BTB büyük çapta eradike edilmiştir. 1952 yılında resmi tüberkülin test programıyla sığırların % 80’i test edilmiş ve pozitif reaktör yüzdesi önemli ölçüde düşürülmüştür. (% 0.34) 1987-1993 yılları FAO raporlarına göre Kıbrıs 1928'den, İsrail 1972-1983 ve Suriye 1988 den itibaren sığır tüberkülozundan aridir. Almanya’da 1929’da  hastalığın İnsidansı % 25 dir. Almanya’da eradikasyon kampanyası 1950’li yılların başından bu yana yürütülmektedir. Sonuçta bu ülkede tüberküloz insidansı % 40  (1952) dan % 1.7 (1961), % 0.32 (1971), % 0.044 (1981) ve % 0.025 (1988) e düşmüştür. Bu başarılı gelişmeye rağmen son zamanlarda 2 yıldan fazla süre deri testi uygulanmamış olan yerlerde reaktör sayısında artış kaydedilmiştir. İtalya’da 1942 yılında  544 süt örneğinden yapılan bir çalışmada sığır tüberkülozu prevalansı % 6.8 bulunmuştur. İtalya’da 1977 de % 1, 1979 da hayvanlarda tüberkülozun insidansı % 3.9 dür. Aynı yıl % 74 - % 94.7  sığır eradikasyon programına alımış ve 1984’den bu yana % 1.9-4.6 ya düşürülmüştür. 1991 yılında % 1.89 dur. Amerika da 1901 yılında  BTB’nin insidansı tüberkülin test sonuçlarına göre  % 4 ile -50 arasında değişmektedir. Bu oran sütçü sığırlarda yüksektir. 1917 yılında Federalş Hükümet ve  sorumlu eyaletlerle birlikte ortak bir eradikasyon programı  ortaya koymuşlardır. Bu yıllarda BTB’nin insidansı diğer dünya ülkelerine  göre çok düşüktür. 1951 yılında 8.847.228  sığıra tüberkülin testi uygulanmıştır. Aynı yıl 12.570.825 sığır arasından kesilşen hayvanların 1887 sinde (% 0.15)  tüberküloz lezyonlarına rastlanmıştır. 1917 yılında  başlanan ve 1945 yılına kadar süren toplam 279.235.490 sığırın test edildiği eradikasyon kampanyasında 3.891.950 sığır reaktör olarak tespit edilmiştir. Projenin maliyeti yaklaşık 250.000.000 dolar olmuştur. Yine 1969 da ciddi bir eradikasyon kampanyasıyla insidans % 0.03’e düşmüştür, 1993 de % 0.6; Bugün ise Amerika Birleşik Devletlerinde  % 0.02 dir. Macaristan da 1964 de  insidans % 25 iken 1981 de  17 yıllık bir eradikasyon projesinden sonra sığır tüberkülozu tamamen eradike edilmiştir. Polonya da 1959 da % 44.7 iken  16 yıllık bir eradikasyon programıyla 1974 de % 1.3’e inmiştir. Bugün % 0.3’e düşürülmüştür. Mısır’da değişik bölgelerde yapılan tüberkülin testlerinde % 6.9 ile % 26.5 oranında reaktörler bulunmuştur. 1981 yılında yapılan 10 yıllık bir eradikasyon programı ile % 2.6 ya düşürülmüştür.

Tüberkülozun Ülkemizde Durumu

Sığır tüberkülozu, bütün dünya için önemli bir hastalık olduğu gibi, ülkemizde de öncelikle üzerinde durulması gereken zoonoz hastalıklardan birisidir. Bu nedenle dünyada tüberkülozun eradikasyonuna ilişkin çeşitli  proje ve programlarla birlikte ülkemizde de  bir çok proje ve programlar uygulamaya konulmuştur. Bu proje  ve programlar  “3.10.1978 tarih ve 12 sayılı Sığır Tüberkülozu  Yönetmeliği”  baz alınarak yapılmış ve değerlendirmelerde Yönetmelik esas alınmıştır.

 Ülkemizde Geçmişten Bu Güne Kadar Yapılan  Sığır tüberkülozu Eradikasyon Proje ve Programlar

 1980-1985 yılları arasında 161.022 adet hayvana tüberkülin testi uygulanmış, 50 mihrakta toplam 82 hayvanda  tüberküloz müspet bulunmuştur. 1986 yılında Türkiye Tüberküloz Mücadele Projesi  başlatılmış ve Türkiye 5 bölgeye ayrılarak 1. bölgeden başlamak üzere ilk yıl hayvan mevcudunun %20’si,2. ve 3. yıl %40’ı mücadele kapsamına alınmıştır. Bu projeye göre 1986 yılında 250.000 adet sığıra tüberkülin uygulanmış 153 mihrakta toplam 1983 hayvanda  tüberküloz müspet bulunmuştur.  Ancak bu hastalığın HSZ kanununa göre tazminatlı bir hastalık olması nedeniyle  finansal sorunlar baş göstermiş ve 1987 yılında  programda 591.000 sığıra tüberkülin uygulanması planlanmışken 64.000 sığıra tüberkülin uygulanmış, 96 mihrakta toplam 252 hayvan müspet bulunmuştur. Sığır tüberkülozunun eradikasyonuna yönelik 1986 yılından bugüne kadar ülkesel bir eradikasyon projesi uygulanmamasına karşın uzun yıllardır çeşitli resmi kurum ve kuruluşlardaki hayvanlarda tüberküloz mücadelesi sürdürülmektedir. 1988 yılında programa göre 73.000 hayvana tüberkülin uygulanması gerekirken 15.000 hayvana tüberkülin uygulanmış 12 mihrakta 49 hayvan müspet bulunmuş, 1989 yılında programa göre 22.000 hayvana tüberkülin uygulanması gerekirken 41.000 hayvana tüberkülin uygulanmış 50 mihrakta 159 hayvan müspet bulunmuş, 1990 yılında programa göre 27.409 hayvana tüberkülin uygulanması gerekirken 24.373 hayvana tüberkülin uygulanmış 62 mihrakta 365 hayvan müspet bulunmuş, 1991 yılında programa göre 36.275 hayvana tüberkülin uygulanması gerekirken 23.342 hayvana tüberkülin uygulanmış 54 mihrakta 282 hayvan müspet bulunmuş, 1992 yılında programa göre 80.000 hayvana tüberkülin uygulanması gerekirken 8.292 hayvana tüberkülin uygulanmış 44 mihrakta 208 hayvan müspet bulunmuş, 1993 yılında programa göre 11.000 hayvana tüberkülin uygulanması gerekirken 2.790 hayvana tüberkülin uygulanmış 30 mihrakta 379 hayvan müspet bulunmuş, 1994 yılında programa göre 2000 hayvana tüberkülin uygulanması gerekirken 1.227 hayvana tüberkülin uygulanmış 3 mihrakta 17 hayvan müspet bulunmuş, 1995 yılında programa göre 1000 hayvana tüberkülin uygulanması gerekirken 1.574 hayvana tüberkülin uygulanmış 8 mihrakta 15 hayvan müspet bulunmuştur. 2003 yılında Trakya bölgesinde başlatılan eradikasyon programı devam etmektedir.

Sonuç ve Öneriler

Sığır tüberkülozunun eradikasyonuna yönelik 1986 yılından bugüne kadar ülkesel bir eradikasyon projesi uygulanmamasına karşın uzun yıllardır çeşitli resmi kurum ve kuruluşlardaki hayvanlarda tüberküloz mücadelesi sürdürülmektedir .

    Ülkemizde sığır tüberkülozunun insidansına ilişkin az sayıda çalışma vardır. 1990-1994 yıllarında sığır tüberkülozunun bireysel prevalansı  tüberkülin pozitif çıkan mihraklara  göre (İl ve ilçelerde uygulanan test sonuçları) % 0.6 ile % 15.2 arasında bulunmuştur. 1991, 1992, 1993 yıllarında  Edirne’de tüberkülin sonuçlarına göre sığır tüberkülozunun prevalansı  sırasıyla % 0.1, % 1.8 ve % 9.5 bulunmuştur. 1993 yılında Türk Alman iş birliği çerçevesinde (GTZ) Ankara ve Çankırı ilini kapsayan sığır tüberkülozunun prevalasına ilişkin bir çalışmada  Ankara’da % 3.3, Çankırı’da % 1 bulunmuştur. 1996–1997 yılları arasında ELISA ile Sığır tüberkülozunun Seroepidemiyolojik çalışması projemizde ülke çapında toplanan 12.904 serum kontrol edilmiş sığır tüberkülozunun prevalansı % 10 bulunmuştur. Sığır tüberkülozunun tüberkülin testi baz alınarak yapılan prevalans çalışmalarında sürü ve bireysel prevalans Trakya bölgesinde (Edirne, Kırklareli, Tekirdağ) düşük, Sakarya ve Tokat'ta  sürü prevalansı, Kastamonu ve Elazığ’da bireysel prevalans yüksek bulunmuştur. Ülkemizde hayvan sayısının fazla oluşu ve coğrafi dağılımının çeşitliliği, hayvan hareketlerinin yoğun oluşu ve kontrol sisteminin yetersizliği nedeniyle prevalansta her yıl değişimler gözlemlenmektedir. Dünyada sığır tüberkülozunun eradikasyonuna  ilişkin  ülkeler değişik metodlar izlemiştir. Bu metotlar şu şekilde sıralanabilir ;

 1. Test  ve Reaktörlerin Ayrımı

Bu metot sürüler için kullanılır. Genellikle  tüberkülin testi ile yapılır. Reaktörler ayrılır ve bir yerde tutulur. Şüpheliler genelde yeniden test edilir. Reaktör sütleri diğerlerinden ayrılır. Enfekte hayvanların yavruları ayrılır. Tüberküloz prevalansının yüksek ve ekonomik  olarak hayvanların değerinin yüksek olduğu ülkelerde, özellikle Avrupa da ilk dönem eradikasyon çalışmalarında kullanılmıştır. Bu metodun dezavantajı, reaktörlerin ayrılması ve tutulması için  bir yer bulunması ve etkili bir ayrımın yapılmasının zorluğudur. Bu model Türkiye için önerilmemektedir.

2. Test ve Reaktörlerin Kesimi

Bir çok ülke tarafından uygulanan ve eradikasyonun  başarıya ulaşılmasını sağlayan etkili bir yöntemdir. Sürüler tüberkülinle test edilir, reaktörler kesime gönderilir. Sürüler sürekli reaktör kalmayıncaya kadar test edilmektedir.

3. Test ve Populasyon Dışına çıkartma

Bu modelde, bir sürüde sığır tüberkülozu reaktörü tespit edilirse, bulunan sürü kesime gönderilir. Sürü prevalansı orta derecede  ve küçük sürüyse tercih edilmektedir. Sığır tüberkülozu % 1’in altındaki büyük sürülerde de uygulanabilir. Türkiye için maliyeti yüksek bir sistemdir.

4. Kesimlerin Kontrolü ve Enfekte sürülerin geriye dönüşümlü izlenmesi

Sürü BTB prevalansı % 1’in altında ise ve/veya sığırlar düzenli test ediliyorsa bu yöntem uygulanabilir. Uygun kesim haneler, zorunlu tanı ve stok kayıt sistemi  olmalıdır.

5. Gönüllü ya da zorunlu eradikasyon

Eradikasyon kampanyalarında gönüllü kampanyalar en ideal kontrol şeklidir. Eğer bir bölgenin veya bütün ülkenin sığır tüberkülozu yönünden ari olması isteniyorsa zorunlu programlar da tercih edilebilir. Gönüllü tüberküloz eradikasyon programları bireysel çiftliklerde başlar ve bunu zorunlu eradikasyon programları izler. ABD ve Almanya’da uygulanan bu metot ta  gerçek bir sığır tüberkülozu eradikasyonunu sağlanabilmektedir.

6. Sürü Sağlığı Takibi

Sürü sağlığı bireysel olarak takip edilir. Büyük sütçü ve etçi çiftliklerin sığır stüberkülozundan ari olması sağlanır. Avrupa’da örnekleri bulunan bu metotta, çiftliklerde gönüllü programlar izlenerek sürülerinin sağlıklı olması sağlanır bu tip sürüler ödüllendirilir ve diğer büyük alanlara yayılması sağlanır.

7. Bölgesel ve Ülkesel Eradikasyon

Sığır tüberkülozundan ari ülkeler ve bölgeler yaratmak için bir bölgeden başlayarak ülkeye yayılan eradikasyon programları ideal programlardır. Ülkemiz için uygulanabilecek  bir programdır.

    Sığır tüberkülozu eradikasyonu için yapılacak projelerde, sığır populasyonlarının sayısı, bölgelere göre dağılımı, hayvan hareketleri ve en önemlisi parasal kaynakların temininin öncelikle göz önünde tutulması gerekmektedir. Ülkemiz koşulları göz önüne alındığında  gerek sığır populasyonunun çokluğu gerekse coğrafi koşullar ve hayvan hareketlerinin kontrol altına alınamaması yapılacak proje ve programların  uzun vadeli ve bölgesel yapılması zorunluluğunu doğurmaktadır.

    Sığır tüberkülozunun insanlara doğrudan bulaşma olabildiği gibi et, süt  hayvansal ürünlerden bulaşabildiği düşünüldüğünde öncelikle;

1. Tüberkülin testi ile portörlerin saptanarak imha edilmesi.
2. Sağlam hayvanlara sağlık sertifikası verilmesi ve bu sertifikanın alım satımda mutlak aranması
3. Mezbahalarda kesimden sonra tüberkülozlu hayvanların saptanması ve bunların geldiği sürülerin öncelikle izlenerek başka portörlerin varlığının araştırılması.
4. Sütlerin herhangi bir bulaşmaya neden olmaması için uygun pastörizasyon veya sterilizasyona tabi tutulup tutulmadığının işletmelerde izlenmesi ve sokak sütçülüğünün engellenmesi,
5. Yurt dışından kaçak hayvan gelişinin önlenmesi, hayvan İthallerinin Tüberküloz ari ülke veya bölgelerden seçilmesi,
6. Sığır tüberkülozunu yok etmek için ülkesel proje ve  programlarların kar zarar hesabına göre değil insan sağlığı ön planda tutularak hazırlanması,
7. Sığır populasyonlarıdaki portörler yok edildikten sonra, yabanıl hayvan portörlüğü ile mücadele edilmesi,
8. Ülkede sığır tüberkülozu ile mücadele edilirken insan tüberkülozu ile de eş zamanlı mücadele edilmeli insan kaynaklı tüberkülozun hayvanlara bulaşması önlenmelidir .

KAYNAKLAR

  1. ARDA,M., MİNBAY, A., LELOĞLU, N., AYDIN, N., AKAY, Ö. (1992). Özel Mikrobiyoloji.  Atatürk Üniv. Yay., 741, 279-3 311.

  2. BARLOW, A. M., MITCHELL, K. A. , VISRAM, K.H. (1999). Bovine tuberculosis in Ilama (Lama glama) in the UK. Vet. Rec., 145, 639-640

  3. BISPING, W., AMTSBERG, G., (1988). Mycobacteria. In: Colour atlas for the diagnosis of bacterial pathogens in animals. Paul   Parey Scientific Publishers, Berlin and Hamburg, p.:108-120.

  4. CASSIDY, J. P., BRYSON, D.G., NEILL, S.D. (1999). Tonsillar lesions  in cattle naturally infected with Mycobacterium bovis, Vet. Rec., 144, 139-142.

  5. CHATTERJEE, D., BOZIC, C. M., KNISLEY, C., CHO, S., BRENNAN, P. J. (1989). Phenolic glycolipids  of Mycobacterium bovis: New structures and synthesis of a corresponding seroreactive neoglycoprotein, Infect. Immun., 57, 322,330.

  6. CORBEIL, L. B. (1991). Immunity to infectious diseases. In: World animal science A , Basic information,  Elsevier Science Pub., B. V. , Amsterdam, p.: 115-137.

  7. CROFTON, J. (1994). Tuberculosis: Proper Koch, Post Koch: A Global Review, IUATLD News. 12, 2-7.

  8. DUNGWORTH, D. L. (1993). The respiratory system. In.: Pathology of domestic animals, Ed.:, Jubb, K. V. F., Kennedy, P. C., Palmer, N., 4th , Academic press, Inc., San Diego, California, p.: 641-652.

  9. FINEGOLD, S. M., MARTIN, W. J.  (1982). Mycobacteria. In: Diagnostic Microbiology, 6th , The C. V. Mosby Comp., USA,  p.:338-368.

  10. GOLEM, B. (1941). Memleketimizde sığır tüberkülozunun vaziyeti ve sığır tüberkülozunun insan için olan tehlikesi. Vet. Hek. Dern. Derg., 11, 28-38.

  11. GOODMAN, J. W. ( 1994). The immune response. In: Basic & Clinical Immunology 8th Ed.:, Prentice-Hall  Int. Inc., USA, p.: 40-50.

  12. GRIFFIN, J. F. T., CROSS, J. P., CHINN, D. N., RODGERS, C. R., BUCHAN, G. S. (1994). Diagnosis of tuberculosis due to Mycobacterium bovis in New Zealand red deer (Cervus elaphus) using a composite blood test and antibody assays. N. Zealand Vet. J., 42, 173-179.

  13. GRIFFITH, A. S., TYTLER, W. H., CUMMIS, S. L., MCINTOS, J., WHITBY, L. E. H., BILLOCH, W., FLEMING, A., OKELL, C. C., GLOYNE, S. R. (1930). Bacillus Tuberculosis. In: A System of Bacteriology   in Relation to Medicine. Majesty’s Stationery Office, London, p.:151-325.

  14. HARLOW, E., LANE, D. (1988). Antibody response . In: Antibodies a Laboratory Manual. Cold Spring Harbor Lab. Press. Plainview, NY, p.: 37-53.

  15. HERBERT, W. J., WILKINSON, P. C., STOTT, D. I. (1995). The dictionary of immunology. Academic Press. Inc., London, p.: 81.

  16. JAWETZ, E., MELNICK, J. L.,  ADELBERG,  E. A. (1987). Mycobacteria. In: Review of medical  microbiology, 17th  Ed.:, Appleton&Lange , Norwalk, Connecticut / Los Altos, California, p.:285-292.

  17. KAUFMANN, S. H. E. (1988). CD8+ T lymphocyte in intracellular microbial infection. Immun. Today, 9, 168-173.

  18. KONEMAN, E. W., ALLEN, S. D., JANDA, W. M., SCHRECKENBERGER, P. C., WINN, W. C. (1992). Mycobacteria. In: Diagnostic Microbiology, 4th Ed.: J.B. Lippincott Comp., Philadelphia, p.: 703-755.

  19. LANDOLFO, S., COFONO, F., FASSIO, A., FAVA, L., CAVALLO, G. (1987). Production of antibodies against the murine IFN-g receptor. In: The Biology  of the Interferon System 1986, Martinus Nijhoff Pub., Dodrecht, p.: 117-120.

  20. MORRISON , W.I., BOURNE, F.J., COX, D. R., DONNELLY, C.A., GETINBY, G. MCINERNEY, J.P., WOODROFFE, R. (2000). Pathogenesis and diagnosis of infection with Mycobacterium bovis in cattle. Vet. Rec. 146, 236-242.

  21. NOLTE, F. S., METCHOCK, B. (1994). Mycobacterium. In.: Manual of clinical Microbiology. 6th Ed.:, Murray, P. R., Baron, E. J., Pfaller, N. A., Tenover, F. C., Yolken, R. H., ASM press, Washington D. C.,  p.:400-433.

  22. OPPENHEIM, J. J., RUSCETI, F. W., FALTYNEK, C. (1994). Cytokines. In: Basic & Clinical Immunology 8th Ed.:, Prentice-Hall  Int. Inc., USA, p.:105-123.

  23. ÖKTEM, Z. (1967). Mycobacterium. İç.: Tıbbi Bakteriyoloji. II. Cild, Menteş Kitabevi, İstanbul, p.: 604-673.

  24. PATERSON, A. B., STAMP, J. T., RITCHIE, J. N. (1959). Tuberculosis. In: Diseases due to bacteria. Ed.: Stableforth, a. W., Galloway, L. A., Vol. 2, Butterworths Scientific Pub., London, p.:671-745.

  25. PEPYS, J., AUGUSTIN, R., PATERSON, A. B. (1959). Common antigenic components of mycobacterial extracts. J. Brith. Tub. Assoc., 3, 163-172.

  26. PRITCHARD, D. G. (1988). A Century of bovine tuberculosis 1888-1988:  Conquest and controversy. J. Comp. Path., 99, 357-399.

  27. ROBERTS, T. (1986). A retrospective assessment of human heath protection benefits from removal of tuberculous beef.  J. Food Protect., 49, 293-298.

  28. SEVCIKOVA,Z., LEDECKY, V., CAPIK, I., LEVKUT, M. (1999). Unusual manifestation of tuberculosis in an ostrich (Struthio camelus). Vet. Rec., 145, 708.

  29. STUDDERT, V.P., HUGHES, K. L. ( 1992). Treatment of opportunistic mycobacterial infection with enrofloxacin in cats. JAVMA, 201, 1388-1390.

  30. TEKİN, N., RAFYİ, A. (1971). Hayvan tüberkülozu. Gelişmekte olan ülkelerde tüberküloz sorunlarının özellikle ortaya konması ve tetkiki. Bornova Vet. Araşt. Enst. Derg. 22, 36-87.

  31. TEZOK, F., (1966). Tüberkülozda rezistans problemleri. Tuberk. Toraks. 5, 527-563.

  32. THOEN, C. O., HIMES, E. M. (1986). Pathogenesis of Mycobacterium bovis infection. Prog. Vet. Microbiol. Immun., 2, 198-214.

  33. THOEN, C. O.,KARLSON , A., G., HIMES, E.M. (1981). Mycobacterial infections in animals. Rev. Infec. Dis., 3, 960-971.

  34. THORNS, C.J., BIOL, M. I., MORRIS, J.A. (1983). The immune spectrum of Mycobacterium bovis infections in some mammalian species: a review,  Vet. Bult., 53, 543-550.

  35. ULUSAN, N. (1994). Aktif tüberkülozlu olgularda PPD, MSO ve MSOA antijenlerini kullanarak ELISA yöntemiyle spesifik IgG antikorlarının araştırılması. Doktora Tezi, Uludağ Üniv. Tıp Fak.

  36. WAYNE, L. G., KUBICA, G. P., (1986). The Mycobacteria. In: Bergey’s Manuel of Determinative Bacteriology .  Williams&Wilkins, Baltimore, p.:1435-1457.

  37. WAYNE, R. (1989). A new test for TB. Rural Res., 144, 4-8.

  38. WHO (1998). TB a crossroads, Report on the global  tuberculosis epidemic. Geneva, 2- 25.

  39. WIGHT, A. E., LASH, E., O’REAR,  CRAWFORD, A. B., (1942). Tuberculosis and Its eradication. In.: Yearbook of agriculture, U.S. Gov. Prınt. Of., p.: 237-249.  

  40. YEARSLEY, D., O’ROURKE, J. , O’BRIEN, T., EGAN, J. (1998). Comparison of three methods for the isolation of Mycobacteria from bovine tissue lesions. Vet. Rec., 143, 480-481.

  41. YEŞİLADA, Y. (1966). Tüberküloz. Bornova Vet. Araşt. Enst. Derg., 7, 5-14.

 

© Bu Bilgiler İzin Alınmadan Kaynak Gösterilerek Kullanılabilir.


Gİrİş | ANALİZ ÜCRETİ ARAŞTIRMALARAŞILAR  | GÖREVLERİ | GÜNCEL HABERLER |  LABORATUARLAR LİNKLER |  PERSONEL | TARİHÇE | YAYINLAR  | YÖNETİM